27/3/2008 · Kategori: ALINTI
Ey kadın!
Bütün "uygarlık" kurucuları, uygarlıklarını ayakta tutmak ve sürdürmek için senden faydalandılar. Bütün "medeniyet" yolcuları da seni baş tacı ettiler. Sen, tarih yolunda herkesin yoldaşı oldun. Her aynada göründün, her dönemde adın okundu.
***
Adem'in cennetten düşmesine neden olduğun için suçluluk kompleksi içerisindesin. Bu kompleks, senin yakanı hiç bırakmadı. Ama, Adem düşmeseydi, Muhammedî yükseliş nasıl gerçekleşecekti? Adem'in düşüşünde şeytana arkadaşlık yaptın ve aklını kullandın. İşte bu davranışın tüm uygarlıkların, tüm "dünyevî"lerin tohumu, dayanağı oldu. Fakat "Muhammedî yükseliş"in son durağında "aşk"ı temsil ettiğin için, medeniyet miracının gönül sultanı oldun. Sen, uygarlıkların da, medeniyetlerin de toprağısın.
***
Adem, insanın en büyük trajedisi olan yalnızlığı, seni doğurarak giderdi. Evet, sen Adem'in değil, Adem senin annen oldu. Bunu, şundan da anlayabilirsin: Senin taşıdığın kromozomların tümü dişi(x), erkeğin taşıdığı kromozomların yarısı dişi (x), yarısı erkek (y)tir. Bu da, fıtrî olarak, erkeğin, kadını kendi içinde taşıdığını göstermez mi?
Tarihî süreç içerisinden süzülerek gelirken, zaman zaman tufan oldun, yurtları harabeye çevirdin, ardından baykuş sesleri işitildi, uygarlık bayramları icat edildi. Zaman zaman da bir pınar kadar diriltici oldun, insanlık bahçesi seninle şenlendi; medeniyet yurdunun "zemzem"i oldun. Firavun'un koynunda Asiye duyarlığını kuşanabildiğin gibi, Lût'u içinden vuran hain de olabildin. Erkek kadar silah kullanmasan da, silahların namlularının çevrildiği yönü belirleyici oldun.
***
Tarihi geçtik, şimdi burdayız, bu zamanı teneffüs ediyoruz. Uygarlıklar kasıp kavuruyor yaşlı dünyamızı. Şimdi sen neredesin? Adın hangi kitapta, cismin hangi mekânda? "Lükse düşkünlük, eşya sevgisi, aşırı refah ve bolluk içinde yaşama arzusu, şatafatlı tören ve toplantılara katılma isteği, nezaket kurallarına uyma hassasiyeti, mevsimlik eşya kullanma ihtirası, kendini beğenmişlik (narsizm), iddiacılık, ukalâlık" gibi uygarlık ahlâkını simgeleyen davranışlar mı seni yönlendiriyor ve "cinsellik tanrısı"nın kulu olmaya çağırıyor, yoksa Asiye merhameti, Hatice derinliği, Meryem mahcûbiyeti, Ayşe bilinci, Fatıma nezâfeti ile yoğrulan medenî yurdun temsilcisi olarak mı karşımızdasın? Neredesin?
***
Dünyayı saran, kuşatan bir uygarlık tufanının içindeyiz. Eskimolara bile buzdolabı satan bu uygarlık sınır tanımadan kıyamet yolunda yürüyor. İnsanımız hiçbir tedbir almadan serserice giden şoförsüz bir arabanın saldırısı karşısında bulunmaktadır. Seni, uygarlık ekranlarında, bu arabanın lâstik reklâmını yaparken görüyoruz. Söyler misin, insanlığa kastın ne? Uygarlığın "seks" tanrısına kul olman niye? Şehvet canavarını evinde misafir etmen niçin?
***
Ey kadın!
Ey beni sonsuza çıkarırken, sonsuzu tadan. Ey aşkımın kılavuzu, medeniyetimin olmazsa olmaz bireyi. Bütün medeniyet ağaçlarını, medeniyet ormanına dönüştüren sevgililer sevgilisi, Efendiler Efendisi, Son Nebi'ye dünyadan sevdirilen üç şeyden biri. Artık kendini tanı, değerini bil, uygarlığa diren!
***
Uygarlığa diren ki, Asiye merhametin Mûsa olup dirilsin. Uygarlığa diren ki, Meryem mah-cûbiyetin İsa nefesine kavuşsun. Uygarlığa diren ki, Hatice derinliğine ererek Muhammed (sav)'i tanıyabilme bilincin artsın. Ayşe sezgisiyle yurtlar kur, Fatıma nezafetinle şafaklar tüllensin. Uygarlığa diren ki, böylece medeniyet siteleri boy versin, cennetlere yol olsun. Uygarlığın çıkış kapısında durarak cehennem soluğunun medenî yurdumuza dolmasına mâni ol.
Ey kadın, Yâr olmak demek, medeni olmak demektir.
Sen uygarlık sitelerinde, erkeklerin pis arzularının dişi kölesi olarak cennet yurduna ihanet eden olamazsın. Sen, başı kesilmiş bir horozun sağa sola bilinçsizce hoplayıp zıplaması gibi, şehvet nöbetine tutulup, kandan örülen uygarlık yurtlarının kölesi olamazsın! Sen, aile yuvalarında çocuk (yani gelecek) doğuran ana yerine, içki masalarında trajedi doğuran canavar olamazsın.
***
Uygarlık sitesinin baş köşesinde oturan kadın, gülünç kadındır. Gülünç kadın, evde oturan ve hiçbir yararı olmayan kadındır. Gücü yeterse hizmetçi, aşçı, çocuk bakıcısı çalıştırır. Başkaları onun işini yapar. Köy kadını olmadığı için de çalışamaz ve tarlada kocasına yardım edemez. Partileri yoğun olduğu için kitap okuyamaz, yazamaz, "zamanı yoktur!" Sanatsal yeteneği gelişmediği için verimli değildir. Çocuk bakıcısına sahip olduğu için çocuklarına bakmaz, çocuk sevgisini tatmaktan mahrumdur. Hizmetçisi olduğu için alışveriş de yapmaz. Aşçısı var ya, yemek işlerini bilmez. Sahip olduğu değerler sistemi gereğince evinin penceresini bile açmaz. Yaşı kırkı geçince, kendini sıkılmış limon gibi hissederek "feminizm" derneklerine kaydolur ve "uygarsal hakları"nı koruma savaşına girişir.
***
Ey kadın!
Ey anam!
Ey bacım!
Ey eşim!... N'olur, medeniyet yolunun yolcusu ol. Zaman, "an"lara teslim, yarınını heba etme.
Ey kadın, dillerde adın, medeniyette tadın, cennette vuslatın. Adem'i ağlattın, bari bizi ağlatma.
D.Ali Taşçı'nın Beyan Aile Dergisi'ndeki yazısından alıntıdır...
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
27/3/2008 · Kategori: ALINTI
OMURGASIZLAR ÇAĞINDA İLAHLARIMIZ
Tarih nedir?
Tarih hafızadır…
Kimin hafızasıdır?
Milletlerin, devletlerin, kurumların, kişilerin hafızasıdır.
Tarihi olmayan yada tarihini bilmeyen milletler, devletler, kurumlar kişiler hafızasını kaybeden insan gibidir?
Tarih nerden başlar, denilecek olsa, insan için dün tarihtir. Dünümüzle başlayan tarih, ulaşabildiğimiz noktaya kadar gider.
***
Tarihin öneminin beyanı noktasında birkaç tespite değineceğim.
Tarihçi Cevdet Paşa diyor ki:
“Tarih bilmeyen siyasetçi ile pusula okumasını bilmeyen kaptanın farkı yoktur. İkisi de gemiyi karaya oturtur.”
Kaptan gemisini, siyasetçi de ülkesini batırır.
***
Sultan Alparslan, Bizans imparatoru Romen Diojen’i karşısına alır ve aralarında uzun bir konuşma geçer. Konuşmanın bir yerinde Alparslan sorar:
-“Tarih bilir misin?”
-“Bilmem”
-“Tarih bilmeyenlerin sonu böyle olur.”
***
Ünlü düşünür ve bilge, İbn-i Haldun der ki:
“Su nasıl suya benzerse, milletlerin geleceği de geçmişlerine benzer.”
***
Tarihler 15. yüzyılın ilk yıllarını göstermektedir. Timur, dünyayı kasıp kavuruyor. Türkistan’dan dünyaya “tek devlet, tek lider” sesleri yayılmaktadır. Hedefine varmak için her yolu mübah gören Timur, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkmaktadır. Onda merhametin zerresi yoktur.
Aynı yıllarda, Kahire’de biri devlet başkanı, Memluk Sultanı Bayruk, diğeri ise bilge
İbn-i Haldun oturmuş konuşuyorlar. Gündem, Timur’dur.
Sultan Bayruk, Timur tehlikesine dikkat çekmektedir. İbn-i Haldun, Sultan Bayruk’la aynı düşüncede değildir. İbn-i Haldun:
-“Sen asıl Osmanoğlundan kork. Timur bir rüzgârdır gelip geçecek, siz Osmanoğluna dikkat edin” der.
Aradan yüz yıl geçer, Timur ve soyundan eser yoktur. Ama Osmanoğlu Kahire’yi teslim alarak İbn-i Haldun haklı çıkarmıştır.
İbn-i Haldun nasıl bildi, Timur’un bırakın uzun vadede orta vadede de başarılı olamayacağını. Bilge kişiliği ile “zulüm, şiddet, korku ve hakaretle” başarının imkânsız olduğunu biliyordu. Kısa vadeli başarılar elde edilse de uzun vade hedefe varılamazdı. Uzun vadeli başarı bekleyenler, insanların gönlüne hitap etmelidir. Osmanlı her gittiği yerde dil, din, ırk gözetmeksizin, insanlara adaletle muamele etti, sevgi ve hoşgörü gösterdi.
İşte tarih böyle bir şeydir.
İnsan kendi tarihini, yani dününü bilmez, geçmişi üzerine sağlıklı değerlendirme yapmaz ve hadiseleri ihtirasları ile değerlendirirse, işte bu tipler için “tarih tekerrürden ibarettir.” Onlar tarihin tekerrüründen kurtulamazlar. Çünkü tarihten gerekli dersi çıkaramamışlardır.
***
Fatih Sultan Mehmet Han tarih okurdu. Bizans ve Roma tarihini çok iyi bilirdi. Yavuz Selim’in de her gece okuduğu, en çok da tarihe ilgi duyduğu bilinmektedir. Osman Gazi ve Murat Hüdavendigarı’da aynı durumu görmekteyiz.
Yabancılardan Napolyon’un, Prusya Krallarının, Macar Krallarının da çok tarih okudukları bize kadar ulaşmıştır.
***
Tarih bilmediğimiz ve tarihimizi bize unutturdukları için bugün bu durumlardayız.
Tarih bilmediğimiz için, omurgasız insanların en yoğun yaşadığı zaman dilimindeyiz. 21. Yüzyıla; “bilgi-iletişim” çağı denildi. Bana göre bu çağ “omurgasız insanlar” çağıdır.
Eski devirlerde; insanlar elleri ile yaptıklarına (putlara) tapar, onları ilah edinir, onlara ibadet ederlerdi. Bir kavmin, üç, beş, bilemedin on tane putu olurdu.
Günümüz insanının putlaştırıp, taptıklarını saymaya kalksam sayfalara sığmaz. Bu kadar ilah, insanlarda ne omurga ne de dik duruş bıraktı. Sen gerçek manada Allah’a kul olmazsan, şeytan ve nefsin işbirliği sonucunda önüne onlarca ilah çıkar. Onlarca ilaha kulluk etmekten, değil başını, bedenini dahi yerden kaldıramayacak duruma gelirsin. İşte insanlık 21. yüzyılda bu zilleti yaşamaktadır.
***
Nuh aleyhisselam devrinde; Veddi, Süvai, Yegusi, Yeukı, Nesri… putları vardı.
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde Mekke’de; Lat, Uzza, Menat putları vardı…
Günümüzde ise; para, kadın, lider, sanatçı, futbolcu-futbol takımı, şeyh-hoca, türbe, yatır, makam, şöhret vs. putları görmekteyiz.
Liderleri inceleyelim.
Yıl 1935 Cumhuriyet gazetesinin manşeti; “Mustafa Kemal Yarı İlahtır”
20. yüzyılın son çeyreğinde, siyaset bilimcilerin büyük çoğunluğu ittifak etmiştir ki; “siyasi hayatımızdaki partilerin liderleri yarı tanrıdır.” Yani liderler yarı tanrı yetkilerine sahiptir.
Lider eleştirilemez, çünkü tanrı eleştirilebilir mi?
Lider hata yapmaz, çünkü tanrı hata yapar mı?
Lidere karşı çıkılmaz, çünkü tanrıya karşı çıkılır mı?
Bu tespitler bir parti için değil, Cumhuriyet döneminde faaliyette bulunan bütün partiler için geçerlidir.
Biraz acı olacak ama siyasi hayatımızda “partiler din” halini almıştır. Liderler de bu “dinlerin tanrısı,” mensupları da “kulları” durumundadır.
***
Tarihten ders çıkarmış olsaydık, bu acı tablo ile karşı karşıya kalmazdık. Şimdi tarihte kısa bir gezintiye çıkalım bakalım lider ve çevresinin ilişkisi nasıldı?
Önce Medine’deyiz. Karşımızda lider olarak İslam dininin peygamberi var. Dikkatinizi çekerim, bizim liderlerimiz gibi değil, vahiyle desteklenen bir peygamberden bahsediyoruz.
Hudeybiye de peygamberin karşısında Hattab’ın oğlu Ömer var: (hadis uzundur kısa alıntılıyorum)
Hattab’ın oğlu Ömer Peygambere çıkışıyor:
“Ne yapıyorsun? Sen peygamber değil misin?” Ömer hızını alamaz, Ebu Bekir’in yakasına yapışır:
“Senin arkadaşın peygamber değil mi?” der.
Hendek günündeyiz:
Bir yiğit adam Saad bin Muaz:
“Ya Resulullah! Bu senin görüşün mü, yoksa vahiy mi?” Vahiy olmadığını öğrenince:
“Hayır, Ya Resulullah! Bu konuda ben size katılmıyorum, kavmime de bunu yaptırmam...”
Benzer olay, Bedir’de, Uhud’da ve daha birçok yerde yaşandı…
Onlar tarihin en omurgalı ve en şahsiyetli insanlarıydı.
Bir geldiler, bir daha gelmeyecekler.
***
Benzeri durumu Müslüman Türk milletinin tarihinde de görmekteyiz:
Çağrı ve Tuğrul beylerde…
Sultan Alparslan’da…
Osman Gazi’de ve diğerlerinde…
Bir iki örnek gerekirse…
Bursa kadısı Emir Sultan, Yıldırım Bayezdi’in şahitliğini kabul etmez.
Kadı, Fatih’in kolunun kesilmesine hükmeder.
Kula Şahin isimli yiğit, Fatih’e; “sultanım İstanbul’a naklettiğin Türkmenlerden oturdukları evler için kira alıyorsun, yaptığın yanlıştır bundan vazgeç.” diyecek kadar omurgalıdır. Turgut Reis; Kanuni gibi bir hükümdara; “Sultanım kavlimiz böyle miydi?” diyerek atının üzengilerine yapışacak kadar yüreklidir.
Sinan Paşa’nın; Yavuz gibi bir hükümdara defalarca uyarıda bulunduğunu hiç okumadınız mı? Mısır’ın fethinde; Yavuz ağlamaktadır. “Sultanım Mısır’ı fethettik, gözlerinizde ki yaş nedendir?” diye sorduklarında “Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik” cevabını verir. Sinan Paşa, Yavuz’a karşı bu çıkışları sebebiyle bir gün; “hünkârım idamıma hükmettiğiniz zaman, hemen infaz ettirmeyin. Bana bir iki gün müsaade edin de hazırlıklarımı yapayım” deyince, koca Yavuz “lala, lala, düşünmüyor değilim ama yerini dolduracak adam bulamıyorum.”
Bu fabrika kapandı…
Artık bu kumaş üretilmiyor.
***
Tarih bize öğretmiştir ki; zayıf ve güçsüz bünyelerin hastalanması kaçınılmazdır. Zayıf ve güçsüzler kendilerini korurlardı ki, dış unsurlardan etkilenip de ölümcül hastalığa yakalanmasınlar. Güçlü ve sağlam bünyeye sahip olanlar da; dış etkenleri pek dikkate almaz, devamlı önüne ve hedefine bakarlar…
İki kardeş düşünün. Biri zayıf, çelimsiz, güçsüz… Diğeri sağlam, güçlü, babayiğit.
Anne bu iki oğlunu soğuk bir kış günü sokağa çıkardı. Zayıf ve çelimsiz oğlunu sardı sarmaladı, üstüne üstlük birde tembihledi. Diğer oğlu ise üzerine bir kazak aldı, anne bu oğluna tek bir kelime dahi söylemedi. Niçin; bünye sağlam, dış etkenler onun bünyesine kolay kolay zarar veremez.
Bu konuda da tarihten birkaç örnek…
Hazreti Ömer, Kudüs’tedir.
Fetih yeni gerçekleşmiştir. Kudüs Patriğine geniş imkânlar ve özgürlükler tanır. Patriğe özgürlük ve serbestlik tanırken, düşünmedi ki; “bunlar bizi mahveder, yıkar.” Düşünmedi çünkü adam gibi adamdı, icraatsa icraat, eylemse eylem, onda en zirvedeydi.
Aynı durumu; Süleyman Şah’ta, Kılıç Aslan’da, Osman Gazi’de, Murat’ta, Fatih’te, Yavuz’da görmekteyiz…
İstanbul, Üsküdar’da “Kuzguncuk” diye bir mahalle var… Bu Mahallede cami ile kilise duvar duvara, Havra ile de aralarında on metre mesafe var.
İşte bizim atalarımız bu...
Süleyman Şah, Antakya’yı fethettiği zaman; devrin uluslararası hukuku gereği şehrin en büyük kilisesini, camiye çevirdi. Bu kilisede İsa aleyhisselam ve havarilerinin kaldıklarına inanılırdı. Süleyman Şah; adamlarına emrederek bu kilisenin yerine iki cami yaptırır.
***
İşte biz böyle bir ırkın çocuklarıyız
Hıristiyan misyonerlerden siz korkun, biz korkmuyoruz. Çünkü bizim dinimiz, neresinden bakılırsa bakılsın, her aklın, mantığın kabul edeceği, gerçek dindir, en büyük gerçek ve hakikat bizim elimizdedir.
Rahşan Ecevit, misyoner tehlikesinden korkabilir, Tuncay Özkan, Vural Savaş, Doğu Perinçek, Deniz Baykal da…
Hatta İslami kesimden, Haydar Baş, Zekeriya Beyaz, Yaşar Nuri Öztürk, bir takım hocalar ve şeyhler de Hıristiyan Misyonerlerden korkabilir.
Biz korkmayız, biz hakikate iman etmiş, Resulullah’ın kardeşleriyiz. (bu ifade Hazreti peygamberindir. “Ahır zamanda benim kardeşlerim olacak” buyurmuştur.)
Çağrı Bey’in, Osman Gazi’nin, Fatih’in, Yavuz’un torunlarıyız.
Biz onlar gibi düşünmez, onlar gibi yaşama gayreti içinde olmazsak, hedefte onlarla buluşamayız. Allah nasıp ederse, hedefte Resulullah, Hazreti Ömer, Osman Gazı, Kılıç Aslan, Fatih, Yavuz ve diğer “Hak” erleri ile birlikte olacağız.
***
Dünya tarihinden birçok millet gelip geçmiştir. Bu milletlerin bir kısmı tarih yapmıştır, bir kısmı tarih yazmıştır, bir kısmı da seyircilik yapmıştır.
Tarih yapan millet “Müslüman Türk Milleti”dir.
Tarih yazanlar, Prens Dukas’ın, Hammer’in Rahip Georges’in mensup olduğu milletlerdir.
Tarihe seyirci olanlar da Kürtler, Ermeniler ve diğerleridir.
Korkaklar her zaman; tarihi yazan ve tarihe seyircilik yapanlardan çıkmıştır. (İstisnalar olabilir. İstisna gelen kaideyi bozmaz.)
Tarih yapan milletin evlatları, ne “ruhban” okulundan, ne “misyonerlerden,” ne “ABD”den ne “AB”den, ne de değişik “fikir” ve “ideolojilerden” korkar.
Yapamıyorsanız bari marşını mırıldanarak kendinizi avutun. Hani yıllar önce bir marşımız vardı “yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz…”
***
Bir de Atina’ya gidelim.
Sokratesı duymuşsunuz…
Düşünceleri, inkâr ile ölüm arasında sıkıştırılan adam…
Karşısında hâkimler… Hâkimler Sokrates’i düşüncelerinden, inançlarından yahut inançsızlıklarından dolayı yargılıyor…
Sokrates, site devletinin tutucu yargıçları karşısında yalnız, fakat onurlu, omurgalı…
Onurlu ama çaresiz…
Soruyorlar:
-“Niçin konuşuyorsun?”
Cevap veriyor:
-“Konuşuyorum, çünkü insan konuşan varlıktır.”
-“Ama yanlış şeyler söylüyorsun.”
-“Söylediklerim kime göre yanlış?”
-“Gerçeğe göre.”
-“Gerçek nerede?”
-“Burada. Gerçek biziz!”
***
Bu kavga “gerçek biziz” diyenlerle “gerçeği arayan adam”ların kavgasıdır…
Sokrates’i’, acımasızca ve mantıksızca suçluyorlar.
İnsanları yoldan çıkardığını iddia ediyorlar.
Bunun üzerine Sokrates:
-“İnsanları yoldan çıkarmak o kadar kolaysa, siz neden yolda tutmuyorsunuz?”
-“İnsan ölçüdür diyorsun, ölçü sitenin tanrılarıdır, demek ki sen tanrılarımızı tanımıyorsun.”
-“Ben basmakalıp görüşlerin sorgulanmasını istiyorum. Farklı fikirler olabileceğini düşünüyorum.”
-“Bunlar tehlikeli düşünceler.”
-“Tehlikeye atılmaktan korkmuyorum.”
-“Ölümden?”
-“Gülerek giderim. Çünkü düşündüklerimi tartışamamaktan iyidir.”
***
Sokrates’i baldıran zehiri içerek ölmeye mahkûm ediyorlar…
Sokrates baldıran zehiri içiyor ve onuruyla ölüyor…
Peki, yüzlerce yıl önce ölen adam, hala nasıl yaşıyor?
Onu hatırlıyoruz da, ölüme mahkûm edenleri acaba neden hatırlamıyoruz?
Kaynak, tarihi konularla ilgili alıntılar için:
1-İbn-i Hişam tarihi
2-Büyük Türkiye Tarihi Öztuna
3-Aşık Paşazade tarihi
4-İslam Tarihi, M.Asım Köksal
5- Mukaddime İbn-i Haldun
6-Yavuz Bahadıroğlu, Mehmed Niyazı, Cengiz Aymatov’un yazı ve makaleleri
Yazan: Sarıhan
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
27/3/2008 · Kategori: ALINTI
İnsanoğlunun dünya hayatından bir tek amacı vardır. Oda “rıza-ı İlahi”yi kazanmaktır. Biraz açacak olursak; örneğin Atılla kardeşimizin hayatı boyunca tek bir amacı olmalı “Allah’ın rızasını kazanmak.” Atılla kardeşimizin amacına ulaşması için araçlara ihtiyacı vardır.
Kişiyi “rıza-i ilahi”ye götüren araçlar nelerdir?
Peygamber, Kur’an, namaz, oruç, zekât, haç, medrese, emribıl maruf, nehyi anıl munker, hoca, şeyh, tarikat, cemaat, nafile ibadetler olmak üzere araçları çoğaltmamız mümkündür.
Bunların hiçbiri amaç değildir.
Amaç sadece Allah rızasıdır. Onun haricinde ki her şey araç olmalıdır.
Dünya hayatına sebepler âlemi de denilmektedir. Kul sebeplere yapışarak hayatını idame ettirir ve “rıza-ı ilahi”ye ulaşır. Dünya hayatının her bir sebebi aynı zamanda bir araçtır.
Araçlar sadece dünya hayatı için yaratılmıştır. Kişi öldüğü zaman, bütün araçlar ortadan kalkar ve sadece amaç ile baş başa kalır. Ruh bedeni terk ettiğinde; Kur’an’ın görevi sona erer… Namaz, oruç, zekât, hac kısaca ibadetler sona erer.
Peygamberin, imamın, hocanın, şeyhin, ananın, babanın, görevleri de sona eriyor. Kısaca ölüm gelince, Allah’tan başka her şey son buluyor.
***
Üzülerek belirteyim ki; amaç ile araçlar karışmış durumdadır.
Bir mümin peygambere niçin ittiba etmelidir? Allah’ın emri olduğu için. Ondan “rıza-ı ilahi”yi kazanmanın yollarını öğrenmek için…
Kul peygamberi araç olmaktan çıkarırda, amaç haline getirirse, tehlike baş göstermiştir.
Kul kitabı (Kur’an) araç olmaktan çıkarıp, amaç yaparsa tehlike baş göstermiştir.
Peygambere bağlılığı o kadar ileri boyuta götürenler olmuştur ki; “rıza-ı ilahi” ortadan kalkmış, yerini peygamber almıştır.
Hocaya, şeyhe, lidere bağlılık o kadar ileri boyutlara gitmiştir ki; araç olmaktan çıkmış amaç haline gelmiştir.
Örnek mi?
Bir hocayı, şeyh efendiyi yâda lideri ziyaret edelim. Ziyaret sonrasında, değil zatı muhteremin ağzından çıkan sözler, mimiklerine varıncaya kadar onu anlatabiliriz. O zatı muhteremi ziyaret eden gurup ile akşam namazına duralım, namaz sonrası onlara soralım “imam efendi ikinci rekâtta ne okur?” emin olun çoğunluk ne okunduğunun farkında değildir. Bu hâlde sorarım; “hoca, şeyh, lider amaç mıdır araç mı?” Hiç kimse amaç olduğunu söylemeyecek ama uygulamalar gösteriyor ki; maalesef amaç olmuştur.
İslam tarihi amacın araç yapıldığı hadiselerle doludur. Bugün eğer Müslümanların durumu, İslam’ın özü ile çelişiyorsa bunun yegâne sebebi amaç ile aracın karıştırılmış olmasıdır.
***
Amaç hacca gitmek mi? Yoksa Allah’ın rızasını kazanmak mı? Eğer amaç Allah’ın rızasını kazanmak ise, on tane haç, yirmi tane umre yapmak yerine bir fakire, düşküne, garibe yardım etmek daha evla değil mi?
***
Bundan birkaç yıl önceydi. Bir topluluktayız, Filistin’e yardım için para toplandı. Para toplanan mahallede doğu Türkistan’daki, Çın zulmünden canını kurtarmış güzel bir Müslüman vardı. Birçok sorunla boğuşuyordu. Bir tarafta yeni doğan bebeğinin hastalıkları, diğer yanda vatandaşlık işlerini halledememiş, yabancılar masası ikide bir evinden alıp götürüyor. İş yok, evini geçindirecek parası da yok… Dehşetli bir sıkıntı içinde…
Filistin için para toplayan kardeşlere dedim ki; “şurada çok sıkıntı içinde bulunan bir kardeşimiz var, Filistin’den önce toplanan para ile onun ihtiyaçlarını karşılayalım.” Bana dedikleri “Filistin bir davanın adıdır, ondan daha lüzumlu bir yer olamaz.”
Amaç Allah’ın rızasını kazanmak değil, amaç Filistin’e yardım etmek.
***
Bakıyorsun, Çeçenistan’ı, Afganistan’ı, Filistin’i, Kudüs’ü kurtarmanın peşinde koşup duruyoruz. Bu kafa ile devam ettiğimiz surece de koşup duracağız.
Her bakımdan yardıma ihtiyaç duyan kardeşin yanı başında dururken, sen Çeçenistan’ı kurtarmaya koş…
Hemen yanı başındaki mahallede, bir bebek bakımsızlıktan hasta düşmüş, imkân olmadığından tedavisi yapılamamış, sen Afganistan’a yardıma koş…
Bırakın bu sahteciliği, el insaf…
Amaç rıza-i ilahı değil…
***
Zekât niçin verilir? Allah rızası için…
Gel gör ki; zekât birilerinin rızası için verilmeye başlanmış. Tevhide doğru okurları için yazdığım “zekân” yazımızda bahsetmiştim. Zekât gerçek manada Allah rızası için verilse, toplumu barış havası sarar, husumetler ortadan kalkar, kardeşlik duyguları gönüllere dolar. Her işimizde olduğu gibi burada da amaç ile araç maalesef yer değiştirmiş.
***
Her kişi yada cemiyet kendisine bir idol seçmiş, o idolünü tabulaştırmış. Hâlbuki mümin ilke ve prensip insanı olmalıdır… Tarih boyunca güzel insanlar, âlimler, bilginler gelip geçmiştir. Bize düşen bu insanları tabulaştırmak değil, onların ortaya koydukları, insanlığa ışık olacak düşüncelerini sahiplenmek olmalıdır. Falanca zat, ne mübarektir, şöyle büyüktür, böyle faziletlidir… Bize ne kişinin faziletinden, mübarekliğinden, büyüklüğünden… Biz ortaya koyduğu fikrinden, düşüncesinden istifade edeceğiz. Burada da amaç ile aracı karıştırmışız…
Sonuç olarak diyorum ki: “SÖZ KONUSU ALLAH CELLE CELALUHU İSE GERİSİ TEFERRUATTIR.”
Yazan: Sarıhan
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
28/1/2008 · Kategori: ALINTI
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
-Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu
-Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. "Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor" diye düşündü
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
— Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
—Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
—Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
—Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
— Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
—Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
—O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.
Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.
"Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü
-Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
— Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
—Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
—Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
—Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
—Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
—Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
—Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
—Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin
-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
— Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
—Hiçbir şeyim yok mu? Hayır, benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
-Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
—Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
—Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
—Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
—Küçük kızı severek.
—Küçük kız mı? Hangi küçük kız?
—Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
—Nasıl yani?
—Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.
—Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
—İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
—Hiç kavga etmezmisiniz siz?
—Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
—Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
—Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi ya da en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
—Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum
-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
—Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
—Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
—Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
—Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
—Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
-Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.Inci hiç konuşmadı.
-Sorsana "niye" diye..
—İnci kızgın kızgın:
-Niye? Diye sordu.
—Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
—Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
—Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu her zaman beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
—Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
—Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme. Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı
-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü. Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
12/11/2007 · Kategori: kissadan_ hisseler
Bu bedeli kullar ödeyemez
Evliyalardan birisine bir gün,
"Efendim, ihlas hususunda en cok etkilendiginiz bir olay yasadiniz mi?" diye sorarlar.
"Evet yasadim" buyurur ve devam eder :
Mekke-i Mukerreme'de altin kesemi kaybetmis, parasiz kalmistim. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemisti. Sacim sakalim cok uzamisti. Bir berbere girdim. "Param yok, Allah (c.c) rizasi icin saclarimi duzeltebilir misin?" diye sordum.
Berber o anda birini tiras ediyordu. Hemen adamin yanindaki bos koltugu gosterip,
- Otur buraya, dedi ve onu birakip beni tiras etmeye basladi.
Adam itiraz etti. Berber :
- Kusura bakmayiniz efendim, dedi. Sizi ucreti mukabilinde tiras ediyorum. Ama bu genc Allah (c.c) rizasi icin istedi. Allah (c.c) icin olan isler önceliklidir ve bir bedeli yoktur yani Allah (c.c) icin olan isin bedelini kullar ödeyemez ve bilemez, dedi.
Berber tirastan sonra, cebime zorla birkac altin sokusturdu:
- Acil ihtiyaclarini karsilarsin, imkânim bu kadar kusura bakma.
Aradan bir kaç gun gecti, bekledigim para geldi. Ona bir kese altin goturdum. Bana su cevabi verdi :
- Asla alamam. Allah (c.c) icin olan isin bedelini kullar odeyemez demedim mi ben, var git isine, Allah (c.c) selamet versin.
Helallesip ondan ayrildim ama tam kırk senedir ona dua ediyorum, ona dua etmeye doyamiyorum, gece kalkip dua ediyorum...
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
19/7/2007 · Kategori: siir
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
19/7/2007 ·
Yorum (0) Yorum yaz!
28/5/2007 · Kategori: ALINTI
Edep, güzel terbiye, iyi alışkanlıklarla birlikte, utanılacak hata ve ayıplardan korunmaktır. İnsan zekasının kapısı olan edep, inanan kimsenin eskimez giysisi, en değerli süsü, mağlup olmaz silahıdır. Edep ve güzel ahlak inanca kuvvet ve parlaklık kazandırıp kötülüklerden korur.
İnsan ilişkilerinin şekillenmesinde önemli bir özellik olan edep, kişinin kendisini ve çevresindekilerini sevmesi herkese layık olduğu ölçüde değer vermesidir. Edep, başkaların kul köle olup onları üstün görmemek olduğu gibi, kendisini de abartılı gösterip insanları hor görmemektir. İslam bilginlerinden bazıları edebi şöyle tanımlar:
İmam Kuşeyri: "Edep, bir insanda iyi ve güzel huyların tamamının meydana geldiğinin görülmesidir."
Mevlana: "Eğer adem oğlunun edebi yoksa adem değildir. İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir. Göz gezdir ve Allah'ın kelamına "Kur'an'a" ayet ayet tamamına bak, Kur'anın anlamı edeptir." "Eğer şeytanı ayaklarınızın altında görmek istiyorsanız gözünüzü açın ve biliniz ki şeytanın katili edeptir."
Hasan Basri: "Edep, dinin gerçeklerini bilmedeki ince anlayış, dünyanın geçici ve aldatıcı zevklerine aldanmadan Allah' ı hatırlatan bilgiler edinmek için yapılan eğitimdir."
İbnul Kayyim El Cevzi: "Kişi kendisini ve sevdiklerini ateşten korumak istiyor ise edebi öğrensin, edebi öğretsin."
Sehl B. Abdullah: "Edep ihlas ve kulluk ile azgın nefsi uslandırmaktır."
İmam Suhreverdi: "İlim ve bilginin yüceliği edep ile anlaşılır. Davranışlar, ilim ve irfan ile kabul görür ve insan, güzel edep ve ahlakı ile dünya ve ukba muradına ulaşır."
İmam Gazali: "Ahlakın en mükemmeli, edebin en üstünü, Din'de edeptir. Dinde yücelmek, Allah'ın emirlerine itaat edip, peygamberimizin edeplerini bilmek ve uymak ile mümkündür."
Lokman Hekim kendisine edebin anlamını soranlara: "Ben edebi edepsizlerden öğrendim."
Bu ve benzeri pek çok tanımdan da anlaşılacağı gibi edep, insanlar için iyilikler ve güzelliklerin kaynağı olan davranış biçimidir. Kişi bu davranış kalıpları ile kendisine, ailesine ve çevresindeki insanlara daha olumlu katkılarda bulunur, gerçek kimliğini yansıtmış olur. İnsanın ailesiyle, toplumu ile ve rabbi ile olan diyaloglarında bu özellikleri yansıtan davranışlar sergilemesi önemli bir meziyet ve fazilettir.
Kişinin kendisine, aile bireylerine, iş arkadaşlarına, toplumdaki diğer insanlara karşı sorumluluk duyması, karşılaştığında onları selamlaması, güler yüz göstermesi, içtenlikle iletişim kurması, sohbet etmesi, yardımda bulunması, paylaşması, değer vermesi kusur ve ayıpları ile uğraşmaması, gerektiğinde teşekkür etmesi belli başlı edep kurallarından bir kaçıdır. İnsanın bütün kusurlarını örten edep ne güzel bir örtüdür. Kişinin edebi altından daha değerlidir.
Ramazan ayı, tüm insanlığı fenalıklardan koruyan sabır, bereket, mağfiret, rahmet ve edep ayıdır. Bu ayda yapılan duaların, kılınan namazların, alınan ve verilen her nefesin, yutulan her lokmanın, helal kazancın önemi hatırlatılmalıdır. Bu ayın çocuklara çok iyi tanıtılması ve onlarla paylaşılması gerekir. Sınıfların ve evlerin Ramazan'dan önce süslenmesi yaşanan güzelliklerdendir. İbadet ayı olan Ramazan'da öğretmenlerin ödevleri azaltması, öğrencilerle birlikte oruç tutması, teravih namazına gitmesi, öğrenci iftarlarında bulunması, önemli şahsiyetleri ve mekanları ziyaret etmesi, ramazan hediyeleri dağıtması önemli bir özelliktir.
İradelerin ve sabrın sınandığı mübarek ramazan ayında ve okulların öğretime başladığı şu günlerde eğitimciler okullarda, aileler evlerde, niyaz kapısında sürekli dua eden, takva ve edep ile donanan özellikler taşımalıdır. Bu konuda her eğitimci ve anne baba kendini yeterli görmeyip inanarak, araştırarak, birikimlerine yeni beceri, ve yetenekler ekleyerek kendini yenileyerek çağdaş, güncel, farklı öğretim metotları ile donanarak okullarda ve evlerde farklı etkinlikler sunmalıdır. Özellikle çocukların gelişim düzeyleri göz önünde bulundurularak her fırsatta örnek ahlak ve edep ile ilgili model davranışlar sergilemeli. Edep timsali örnek şahsiyetleri tanıtmalı, güzel davranış kalıplarını sergilemeli. Uzmanlardan ve güvenilir kaynaklardan yardım almalı .
Edebin İlkeleri:
Ululuk, büyüklük, izzet ve şeref parada, sözde ve yaşta değil, ancak edep ve kemaldedir. Bu nedenle "kişinin edebi, altınından daha hayırlıdır" denmiştir. Edebin temel ilkelerini şöyle sıralayabiliriz:
* Her türlü şüphe ve tereddütten uzaklaşarak sağlam ve kesin bir inanca sahip olmak,
* Rabbine, peygamberine, kitabına ve tüm manevi değerlerine karşı sorumluluklarını bilmek, öğrenmek, araştırmak, öğrenmede istekli ve gayretli olmak, bilgisizlikten arınmak,
* Temiz bir niyetle sahip olduğu inancın gereklerini yerine getirmek, söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmamak,
* İbadetleri efendimizin yaptıkları gibi, huzur ve huşu ile yapmaya çaba göstermek,
* Bilgi ile dost olmak, ahlaksız bilginin felaketlerini ve sonuçlarını kavramak,
* Bilge insanların meclislerinde oturmak, onları sevmek, hürmet etmek, destek olmak, dualarını almak,
* Söz ve davranışları ile tutarlı olmak, böyle olmayan kimselerden uzaklaşmak,
* Yaptığı tüm davranışların temelinde sadece Allah'ın rızasını aramak, O'nun rızasını kazanmak, ödülü O'ndan beklemek, O'nun buyruklarına göre hareket etmek,
* Öğrendiklerini uygulamada, yerine getirmede, sorumluluklar taşımak,
* Ne iş yaparsa yapsın edebin, kişisel gelişimine olan katkılarını belli aralıklarla sorgulamak,
* Nefsine, ailesine, diğer insanlara ve rabbine karşı edep kurallarını noksansız yerine getirmek,
* İşinde, davranışlarında sözlerinde her zaman edepli tavırlar sergilemede sürekliliğini sürdürmek,
* Edepte ve ahlakta örnek şahsiyetleri ve hayat hikâyelerini yakından bilmek, onların izinden gitmek…
Bilge insan sayısı çok olan bir kültürden geliyoruz. Yüzyıllar öncesi yaşayan, seslerini bize duyuran, bilgileri, yetenekleri, yaşam hikâyeleri, ahlak ve edepleri ile karanlıklarımızı aydınlatıp ışık saçan, güzelliklerimizi sevgi çiçekleri ile süsleyen, düşünceleri ile huzurumuzun, mutluluğumuzun kaynağı olan örnek modellerimizin sayısı oldukça çoktur. Bu şahsiyetlerin başında efendimiz ve onun izinden giden pek çok güzel insan vardır. Biz burada birkaç örnek vermekle yetineceğiz:
Hz. Ebubekir'in (r.a) Edebi: Efendimizin hastalığında İslam'ın birinci halifesi Hz. Ebubekir, onu ziyarete gider. Bir müddet sohbet ettikten sonra tekrar evine döner. Efendimize olan sevgisinden dolayı üzüntüsünde o da hasta olup yatağa düşer. Efendimiz onun hastalığını duyunca iade-i ziyaret nedeniyle evine gittiğinde Hz. Ebubekir onun gelişini görünce bir anda yataktan kalkar ve "habibim hastalandı, ona olan üzüntümden dolayı ben yatağa düştüm, o iyileşince, onu iyileşmiş görünce ben de iyileştim, şifa buldum" diyerek sevgi ve bağlılıkta edebin en güzel örneğini gösterir.
Hz. Ömer'in (r.a) Edebi: Adaleti ve cesareti ile İslam düşmanlarını titreten, dize getiren Hz. Ömer'e bir gün: "Ey Ömer, Allah'tan kork" denildiğinde hayvandan çabucak inip yüzünü toprağa sürer. Rengi kaçmış, sesi sönük bir halde" Ömer kim oluyor ki Allah'tan korkmasın" der. Onun bu davranışı, Rabbine olan inancı ve edebinin örneğidir.
Hz. Osman'ın (r.a) Edebi: Hilafeti döneminde evinin etrafı kuşatılan Hz. Osman, Kur'an okurken bir ara uyuklar. Rüyasında efendimizi görür. Efendimiz ona "Ya Osman, dilersen iftarı bizim yanımızda yapabilirsin, istersen yardımına gelip seni kurtarsınlar" denildiğinde o, "şehit olup sizinle birlikte iftar etmek isterim ya Resulallah" der. Zor zamanlarda bile efendimize olan sevgisi, edebi, her türlü yardımı reddetmesini belirten ne güzel bir örnektir bu.
Hz. Ali'nin (r.a) Edebi: Savaşta düşmanı mağlup edip, altına aldığında düşman onun yüzüne tükürür. Bu davranışından dolayı onu serbest bırakır. Şaşırıp "yüzüne tükürdüğüm halde beni niçin serbest bıraktın" diyen düşmana Hz. Ali, "biz savaşı Allah için yaparız, senin bu davranışın nefsi duygularımı kabarttı, eğer seni öldürseydim bu Allah için değil nefsim için olacaktı" der ve İslam düşmanı bu ince davranıştan dolayı iman edip erenler safına katılır. Hz. Ali'nin bu davranışı ihlas ehlinin savaştaki edebinin en güzel örneğidir.
Her Müslüman, edep ile ilgili benzeri örneklerden etkilenerek elde edilen güzel ve olumlu davranışlar sergilemeli, eğilip bükülmeden, böbürlenmeden, şımarmadan, tevazu ve ağırbaşlılıkla yürümeyi, yapmacık hareketlerden kaçınmayı önemli bir davranış biçimi olarak yaşayabilmeli "edeple bütünleşmelidir".. "Rahman'ın kulları tevazu ve vakar ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atıp, sataştıkları zaman, aldırmadan, selametle (esenlikle) kalın deyip geçerler." (Furkan-65)
Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »

